Paylaştıkça / Kendi Kendime - Ebru Tuay Üzümcü - İlişki ve Aile Terapisti / MFT

Paylaştıkça


 
 

Yazı arkamızda bırakırken kışa bir selam ederek paylaşmak isterim sizinle paylaşmak konusundaki düşüncelerimi.

Hem özel hayatım, hem de meslek hayatımda defalarca gördüm ve yaşadım ki, paylaşmak çoğaltıyor. Paylaşmayı öğrenmek erkenden başlıyor, korkup da annemin kucağına atınca kendimi korkumu paylaşmış oluyorum. Ya da kahkahalar ile gülerken yanımdakiyle birlikte neşeyi paylaşıyoruz.Okuduğum bir yazıyı paylaşım sitelerine koyarak paylaşıyorum.

Bazen aileye bir kardeş katılınca başlıyor paylaşmak, bazen okula başlayınca, bazen birşeylere sahip olunduğunda. Durum her ne olursa olsun insan olmanın temel özelliklerinden biri bu paylaşım. Paylaşmayı eksik bırakınca, yani çok az paylaşınca bakıyorsunuz tıkalı bir boru nasıl sorun yaratırsa sorunlar başlıyor hayatımızda. Aksine, hiç düşünmeksizin herşeyi paylaştığımızda da patlayan bir boru gibi zararını görüyoruz.

Neyi, ne kadar, kiminle, nasıl paylaşacağım hayatımı anlamlı olarak kurmamda önemli. Duyduğum politik bir haberi, bir eğitim tanıtımını paylaştığım herkes ile kendime ait bir sorunumu paylaşabilir miyim? Ya da kazandığımı ihtiyacı olanlarla paylaştığım gibi, durumu benden refah olanla da aynı şekilde paylaşacak mıyım?

Paylaşmak hem benim bir ihtiyacım hem de ilişkilerin yürümesi için bir gereklilik. Kendimizi ifade edebilmek için, manen beslenmek için, sevilmek için, önemli hisetmek için,  dengeli bir yaşam için, neşemizi çoğaltmak, kederimizi azaltmak için paylaşıyoruz.

Sohbet etmek, birini oturup dinlemek, elele tutuşmak, yazmak, bağış yapmak, gönüllü çalışmalara katılmak, hediyeler almak vermek paylaşmanın yolları. Sosyal medya hayatımıza nasıl bu kadar hızla girdi dersiniz? Paylaşmanın temel bir ihtiyaç olduğunun en güncel kanıtı da ondan.

Sevdiklerinizle güler yüzünüzü, düşüncelerinizi, isteklerinizi, sıkıntılarınızı paylaşmanın önemini hatırlatmak istedim. Yürekten paylaşımlar ilişkilerde oluşan mesafeleri kapatmada en kolay yol.

Şu anektodu sizlerle paylaşmak isterim:

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alç...ak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Sizin de paylaşlarınız artsın eksilmesin.